diktatörlük
- 1otokratik bir Hükûmet biçiminde, yönetimin diktatör olan tek bir birey tarafından elde tutulmasıdır.
- 3devleti oluşturan kuvvetlerin yürütmede birleştiği yönetim biçimine verilen addır.
- 4Diktatörlük bir kişinin yada küçük bir grubun yönetimidir.Tarih boyunca birçok diktatörce yönetim biçimi uygulanmıştır.Iktidar delisi (bkz: tiran)lar ,baskıcı budala iyilikçiler yada milliyetçi asker (bkz: klik)ler antik çağdan beri vardır. 20.yy'ın ayırıcı bir özelliği birçok diktatörlüğün sadece otorite saglamaya yönelmemesi,bunu bir butun olarak toplumu devrimcileştirmeye yönelik büyük ölçekli bir tür sosyal (bkz: ütopya) adına yapmasıdır.
Böyle hırslara milyonlarca insan kurban olmuştur. - 5çok teorik olacak ama: çelişkideki uzlaşmazlık arttıkça şiddetlenen olgudur.
yani diyorum ki savaş ne kadar şiddetlenirse taraflar da o kadar yok saymak durumunda kalırlar karşı tarafı. buradaki savaş ve taraf kavramları da çok geniş anlamlı. öyle iki ülkenin birbirine girmesinden bahsetmiyorum.
insanın insana düşman olduğu, kendisiyle savaştığı günümüz koşullarında rahat yaşayabilmek diktatör olmaktan geçiyor. ama insanca yaşamaktan bahsetmiyorum. orasından emin değilim henüz.
önce kadınlardan bahsedeyim: eğer ev kölesi, erkeğe bağımlı tipik bir kadın olacaksanız zaten orada rahat yaşamak gibi bir durum yok. kadın olarak rahat yaşayabilmek önce üretime katılıp bağımsızlığı kazanabilmek ve kendi ayakları üzerinde durabilmek demek. "dünyanın en iyi erkeği" ile dahi eşit olmayan bir yaşam sağlıklı olamaz. orada da -buraya edit: orada da dediğim yani üretim alanında. dünyanın en iyi erkeği konusunu geçtik burada- yine iki açıdan mal olarak görülmeye devam edeceği için büyük bir savaş vermeli. ve mesela bu savaşı kendisinin üzerinde tepinmek isteyen erkekleri ya da kendisini sömürmek isteyen patronları da demokratik bir şekilde sayıp severek başaramaz. bu bildiğin ağır bir yaşam savaşıdır. uzlaşmaz bir çelişkidir. kadın burada sert bir diktatör olmak zorunda kalır kendi haklarını ve kendi yaşantısını koruyabilmek adına.
erkek için durum çok farklı değil. ne yazık ki güçlü ve ayakları yere sağlam basan kadınlar bulmak zor. bu onların genlerinden ya da ne bileyim kötü yaratılışlı olmalarından değil, toplumsal eğitimdeki bozukluktan kaynaklanıyor, o bozukluğun da başka nedenleri var. neyse, bu durumda güçsüz, savunmasız, narin eğitilen kadın, kendini pazarlamaya yönelik davranmak zorunda kalıyor. kime? ona rahat yaşantıyı sunabilecek birine tabi. işte erkek bu noktada da bir diktatör gibi görünmek ve davranmak durumunda. öz güven sahibi olabilmek doğuştan, karakterden gelmez çünkü. ya cebin doludur, ya da sağlam bir yaşantın vardır. bu yüzden kadınlar öz güveni güçlü olan erkekleri tercih ederler.
şimdi cinsel konulardan işe başlamamın saçma göründüğünün farkındayım. ama biz küçük ailelerimize hapsedilmiş yalnız insanlarız. eş seçimimiz ve karşı cinsle olan ilişkilerimiz yaşantımızı etkileyen en büyük etkenlerden biridir. en temel olanı değildir ama. en temel olanı, nasıl yaşadığımızdır, o da üretim sürecine nasıl katıldığımız, toplumsal yapıda nerede durduğumuzdur.
en temelde problem sömürüden kaynaklanıyor. sefalet içerisinde ezilerek yaşayan insanlar insandan dahi sayılmadıkları ve öyle bir yaşama itildikleri için yavaş yavaş onu kaybediyorlar. bu ezen ezilen ilişkisi ile başlayan insanın insana olan düşmanlığı giderek bir güvensizliğe ve nefrete dönüşüyor. ama sınıf bilinci olmayanlar bunu tüm insanlığa yöneltiyorlar fark etmeden üstelik. bu bilinçli bir şey değil tabi. etki tepki meselesi. ağır şartlarda yaşayan ve çalışanlar ya da yaşamış-çalışmış olanlar o dönemlerde ne kadar tahammülsüz olduklarını kıyaslayabilirler rahat dönemlerine göre.
yaşamamızı sağlayan etkinlik üretimse, yaşamın temeli de odur. işte yaşantımızın temelindeki bozukluklar genele yansır ve yine bu üretim ilişkilerinden meydana gelen toplumsal ilişkilerimizde de bozukluk meydana getirir. ama bütün bu teorik konuşmalardan daha da basiti durum şudur: sömürü kadar bariz ve uzlaşmaz çelişkinin bulunduğu bir ortamda demokrasi işleyemez. olay yaşam savaşına dönüşmüştür çünkü. mülk sahipleri ellerindeki mülkleri eşitlik adına vermeyecekleri, ezilenlerin yakasından gönüllü olarak düşmeyecekleri gibi, sürekli olarak ölen -illa soma'daki gibi toplu olması gerekmiyor. açlık, cahillik, iş cinayetleri, savaşlar gibi bir çok nedenle bir sürü, bir sürü insan zaten ölüyor sürekli olarak-, ölmese de ölümlerin içerisinde sefil ve cahil şekilde yaşamaya zorlanan, insandan sayılmayan insanların da taviz verme şansları yoktur. burada nereye demokrasi sokabiliriz aklım almıyor benim.
bireysel alanda biraz daha demokratik topluluklar oluşturmak bir yere kadar mümkündür. yani ne bileyim mesela müslümanlar ve ateistler saygılı bir şekilde oturup insanca tartışabilirler. ama bir taraf diğerini ezmeye kalkarsa orada artık demokrasiden söz edemeyiz -ki bu ezme eylemi yine yalnız tartışma alanında dahi olabilir-, iş orada uzlaşmaz bir savaşa dönüşür.
bireysel alanda bu ortamları, bu anlayışları, insanlar arasında demokratik ilişkileri kurmaya çalışmak değerli bir eylem ve daha insanca yaşayabilmek için bir gereklilik. fakat toplumsal koşullar değişmeyeceğinden uzlaşmaz durum ortadan kalkmayacağı için bu demokratik ortam, toplumsal düzeyde kurulmalı. yani mesela bir işçi ve bir patron demokratik bir platformda demokratik bir şekilde tartışsa dahi işçi, patrona kendini sevdirmek isteyecektir, bunu yapmak zorundadır çünkü patronun ağzına bakmaktadır ne bileyim bilmem anlatabiliyor muyum? yani toplumsal düzeyde demokrasi sağlanmalı. o da ancak eşitsizliğin, yani sömürünün, ezen ezilen ilişkisinin,sınıfların ortadan kalkmasıyla olabilir. eşitsizliğin olduğu yerde demokrasi anlamını yitirir demek istiyorum.
ayrıca diktatörlük kavramının kullanıldığını ve bizlere oldukça zarar verdiğini de düşünüyorum. yani mesela hitler meselesinde olayı sadece hitler'den iibaret görmek, koskoca olayı o kadar küçültüyor ki olayın yalnızca ufacık bir noktasına saplanıp sağlıklı analiz yapma şansımız sıfıra iniyor. çünkü olay hitler'in diktatörlüğü değil. o diktatörlük esas problemlerin ve bir çok başka sorunun sonucu. koskoca dünya tarihi var olayın temelinde arkadaş. - 6Otokrasinin tek bir kişi tarafından uygulanması.
- 7Kelimenin kökeni romalılara kadar uzanır. Diktatör, o dönemde, senatonun izniyle bir süreliğine yetkileri elinde toplayan kişi anlamına gelirdi. Daha sonra evrilerek bugünkü kötü anlama dönüşecekti. Diktatör, otokrasinin başında bulunan ve bunu otokrasiden farklı olarak tek bir bireyin yönetimine indirgeyen kişiye denir.
- 8Şu an içinde bulunduğumuz hal. Bu hiç bitmez. İnsanlar egoist oldukça ve gözü doymadıkça devam eder. Güç bir zaman sonra diktatörlüğe ve egoya dönüşüyor. Peşinden de hırs gelince insan iyice kendini bir şey sanmaya başlıyor ve hükmediyor.
- Tanrı psikoloji yahut tanrı kompleksi tanımları altında. Bir çok insan üzerinde uzun süre yetki sahibi olmak ve bunun doğrultusunda hissedilen yaptırım gücünün etkisiyle maalesef bu sonuçlara neden olmaktadır.
- Güzel yazdın gerçekten de. Bazen kendimi çok kötü hissediyorum. Hiç bitmeyen bir savaş bu.